Thursday, Jul. 24, 2014

Kısa Kısa Atatürk’ün Anıları

Written By:

|

22 Mart 2012

|

Posted In:

Kısa Kısa Atatürk’ün Anıları

Atatürkün anıları

VATANI TEK BAŞIMA MÜDAFAA EDERİM

23 Nisan 1920… Ankara’da Büyük Millet Meclisi açılmıştır. Memleketin her tarafından birçok mebuslar gelmişti. Bu yeni meclise gelenlerin bir kısmı, Ankara’da hiçbir şeyin olmadığını görünce yeise düşmüşlerdi. Bahsedilen, ne Yeşilordu, ne hazine, ne yatacak otel, hiçbir şey yoktu. Sadece Mustafa Kemal

…Bazılarına bu dava çürük gelmiş olacak ki, memleketlerine dönmeye karar verdiler. Bunlar geri dönerlerse Meclis’te huzursuzluk olmayacağını anlayan Mustafa Kemal, kürsüye çıktı. O gün pek heyecanlıydı. Atatürk’ün hayatında belki böyle canlı bir tablo doğmamıştı. Mebuslara hitaben:

“İşittim ki, bazı arkadaşlar yoksulluğumuzu bahane ederek, memleketlerine dönmek istiyorlarmış. Ben kimseyi zorla Millî Meclis’e davet etmedim. Herkes kararında hürdür, bunlara başkaları da katılabilirler. Ben bu mukaddes davaya inanmış bir insan sıfatıyla, buradan bir yere gitmemeye karar verdim. Hattâ hepiniz gidebilirsiniz. Asker Mustafa Kemal, mavzerini eline alır, fişeklerini göğsüne dizer, bir eline de bayrağı alır, bu şekilde Elmadağı’a çıkar, orada tek kurşunum kalına kadar vatanı müdafaa ederim. Kurşunlarım bitince bu acîz vücudumu bayrağıma sarar, düşman kurşunlarıyla yaralanır, temiz kanımı, mukaddes bayrağıma içire içire tek başıma can veririm. Ben buna ant içtim.”

Diye gürleyince, herkesi bir heyecan dalgası sardı. Hiçbiri gözyaşlarını zaptedemiyordu.

( Enver Benhan Şapolyo )

ÜÇ AYDA

Yeni Türk Alfabesi’nin ilk şekillerini kendisine götürdüğüm zaman, komisyonun, en aşağı beş senelik bir geçiş devresi düşündüğünü söylemiştim. Gazeteler evvelâ birer sütunlarını yeni harflerle hasredecekler, yavaş yavaş bu sütun sayısı artacak, nihayet bütün gazeteler yeni harflerle çıkacaktı. Mektepler için de, bu benzer dereceli usuller düşünmüştük.

Dikkatle dinledikten sonra, bir daha sordu:

- “Demek beş sene düşündünüz?”

- Evet

- “Üç ay!” dedi.

Donakaldım: Üç ay! Üç ay içinde, bütün memleket neşriyatı Lâtin harflerine değişecekti. İlave etti. “Ya üç ayda tatbik ederiz, yahut hiç tatbik edemeyiz. Sizin Arap harflerine bırakacağınız sütunlar yok mu, onların adedi bire de inse, herkes yalnız o sütunu okur; ve beş sene sonra, tıpkı yarın başlar gibi, başlamaya mecbur oluruz. Hele arada bir buhran, bir harp çıkarsa, attığımız adımları da geri alırız.”

( Falih Rıfkı Atay )

Atatürkün anıları kısaca

KUBİLAY OLAYI

Gericiler memleketin her tarafından kışkırtmalar yapmaktan geri kalmıyordu. Değişik yerlerden gelen haberlerden, alınan tedbirlerle olayların büyümeden durdurulduğu anlaşılıyordu.

29 Aralık 1930 günü, Erenköylü Derviş Mehmet altı arkadaşıyla beraber Menemen hükümet konağına gelerek, “Ben mehdiyim, dinimiz mahvoluyor, şeriatı kurtarmaya geldim” diye bağırmaya başlamıştı. Halkı şeriat için bir bayrak altında toplamaya davet ediyordu. Büyük bir kalabalık tekbirler getirerek toplanmaya başlamıştı. Menemen’de yedek subaylığını yapmakta olan öğretmen “Kubilay” bu olaya mani olmaya kalkışınca, Derviş Mehmet ve arkadaşları kendisini yere yatırmışlar ve Derviş’in elindeki bıçakla başını keserek vücudundan ayırmışlardı. Orada bulunan 1500 kadar Menemenliden hiç kimse mani olmaya çalışmamış, bilakis tekbirler getirerek bu haince hareketi desteklemişlerdi. Derviş Mehmet, Kubilay’ın aşını kestikten sonra, kanını içemek helaldir diyerek avucuna aldığı kanı içmişti. Sonra kesik baş bir kazığa saplanarak halka gösterilmişti. Bu arada meydana yetişen bir bekçi ile jandarma askerini de öldürmüşlerdi.

Bu haber Ankara’da bir bomba tesiri yaptı. Derhal Köşke çağırıldım. Mustafa Kemal Paşa görülmemiş şekilde kızgın, üzgün ve heyecanlıydı. Başvekil İsmet Paşa, Milli Müdafaa Vekili Zekai Bey ( Apaydın ), Ordu Müfettişi Fahrettin Paşa ( Altay ) da Köşke geldiler. Mustafa Kemal Paşa, çok sinirli bir durumda söze başladı: “Bu ne haldir, mürteciler hükümet meydanında ordunun subayını din adına boğazlayabiliyorlar. Binlerce Menemenliden kimse çıkıp mani olmuyor, bilakis tekbirlerle teşvik ediyorlar. Yunan idaresi altındayken bu hainler neredeydiler? Onların namusunu ve dinini kurtaran ordunun bir subayına reva gördükleri bu saldırının cezasını yalnız hain katiller değil, hepsi en ağır şekilde çekmelidir. Bu Cumhuriyet’i ve bizim başımızı kesmektir. Bundan bütün Menemen sorumludur. Bu kasaba “Vilmodit” ilan edilmeye müstahak olmuştur. Fransızca olan “Ville Maudite” kelimesinin karşılığı cezalandırılmış şehirdir. Vilmodit kasaba demek; o kasabanın bütün halkı şehir dışına çıkarılır, aileler, birer ikişer memleketin başka şehirlerine dağıtılır, tam boşaltılmış şehir tümüyle yakılır, bugünkü ve yarınki nesillere ibret olmak üzere hükümet meydanına büyük bir siyah taş, sütun olarak dikilir. Derhal harekete geçmeliyi, dedi. Cevaplarımızı bekliyordu, yalnız itiraz dinlemeye tahammülü olmadığı anlaşılıyordu. Vakit kazanmak ve havayı biraz yumuşatmak düşüncesiyle, “Acaba ayrıntılı raporların gelmesini beklesek mi” diye bir görüş ortaya attım. Hiç cevap vermedi. Bir süre oturdu. Biz de konuşmadık. Menemen’de orduya hizmet eden veya önceden hizmet etmiş olan askerler ve aileleri vardı, masum çocuklar, ihtiyarlar, aciz kadınlar böyle ağır bir cezaya ister istemez maruz kalacaklardı. Konuşmasak bile bu fikirleri hepimiz zihnimizden geçiriyorduk. Belki bu susma sırasında Mustafa Kemal Paşa da bunları düşündü. Ancak taviz vermeye niyetli görülmüyordu, “İşte böyle olacak, dağılalım” dedi ve kalktı. Aramızda, bir iki gün beklemeyi, Mustafa Kemal Paşa’nın tepkisinin ne ölçüde değişebileceğini görmeyi uygun gördük. Ancak normal kanuni işleri hemen başlattık. Paşa’dan birkaç gün ses çıkmadı. Bir daha “Vilmodit” ten bahsetmedi. Menemen’e yollanan kuvvetler Derviş Mehmet’i ve arkadaşlarını yakaladılar. Orada kurulan Divanı Harp’te mahkeme edilerek idam edildiler. Ayrıca yakalanan baş teşvikçiler de cezalandırıldılar. Mustafa Kemal Paşa bu olayı hiçbir zaman unutmadı. Bütün memlekette daha ciddi önlemlerin alınması gereği ortaya çıkmıştı. İrtica ile mücadele hızlandırıldı.

( Kâzım Özalp )

İZNİK TARİHİ

Atatürk 1936′da İznik’e uğramıştı. Yanında Celal Bayar, Afet Hanım ve daha birçok arkadaşları vardı. İznik Belediye Bahçesi’nde uzun bir masanın etrafında toplananlar, O’nu eğliyorlardı.

Afet Hanım, tarihi İznik’i gezmek için Atatürk’ten izin alarak ayrılmak istedi. Atatürk, herkesçe malum olan tarih bilgisine dayanmış oalcak ki, şöyle dedi: “Hay hay, gidebilirsiniz, fakat unutmamalı ki, asıl İznik’i göremeyeceksin, çünki o topağın altındadır.” Afet Hanım ayrıldıktan sonra Atatürk, masasında oturanlara şöyle bir soru soruyor:

“İznik’in etrafını çeviren surların kaç kapısı vardır?” Bu sorunun yanıtını İznik tarihini iyi bildiğini sanan bir İznikli veriyor: “Üç kapısı vardır efendim. Bulunduğumuz yerin doğusundaki kapı, kuzeyindeki Yenişehir Kapısı, güneyindeki İstanbul Kapısı diye bilinir.” Atatürk: “Hayır, dört kapısı olacak. İznik Türkler tarafından ilk zaptında Kılıç Aslan’ın girdiği Batı Kapısı nerede?”

“Böyle bir kapı bilmiyoruz efendim.” Atatürk bir süre sustu. Canı sıkılmışa benziyordu. Nihayet konuyu değiştirdi. Aradan seneler geçti. Biriken suları İznik Gölü’ne akıtmak için yol açmaya uğraşan işçiler, bir noktada suların kendiliğinden boşluk bularak akmakta olduğunu hayretle gördüler ve ilgililere bildirdiler. Kazıya devam olununca, bunun bir kapı, hem tam teşkilatlı kurşunlu bir kapı olduğu meydana çıktı. Atatürk’ün bahsettiği Batı Kapısı bulunmuştu.

Atatürk anıları derleme

LİMAN VON SANDERS

Türk Ordularını komuta eden Alman Generali Liman Von Sanders Paşa Mustafa Kemal’e: “Ben sizin yerinizde olsam bu üç maddelik emri yazılı olarak vermezdim. Oradan bir subay çağırtacak yerde, kendi adamlarımdan birini gönderir, sözle duyururum” demişti.

Mustafa Kemal: “Evet, ben de kitaplarda böyle öğütlendiğini bilirim. Böylece on beş dakikalık bir zaman kazanılır. Fakat ben, kendi memleketimi ve adamlarımı tanırım. Öyle yapsaydım, emir yanlış anlaşılırdı. O zaman kaybolan on beş dakika değil, bütün savaştır” demişti.

( Kemal Arıburnu )

VALLE PADİŞAH BİLİR !..

1924 yılının ilkbaharıydı. Erzurum ve Pasinler’de depremde birçok köyün evleri yıkılmıştı. Zarar gören halkla görüşmek için Pasinler’e gelen Atatürk, halkın içinden ihtiyar bir köylüyü çağırdı:

“Depremden çok zarar gördün mü, baba?” diye sordu. Atatürk ihtiyarın şüphesini görünce, tekrar sordu: “Hükümet sana kaç lira verse, zararını karşılayabilirsin?” İhtiyar, Kürt şivesiyle: “Valle Padişah bilir!” dedi. Atatürk gülümsedi. Yumuşak bir sesle: “Baba, Padişah yok; onları siz kaldırmadınız mı? Söyle bakayım zararın ne?” İhtiyar tekrar etti: “Padişah bilir!..”

Bu cevap karşısında kaşları çatılan Atatürk, Kaymakam’a döndü: “Siz daha devrimi yaymamışsınız” dedi. Bu sırada görevini başarmış insanlara özgü bir ağırbaşlılıkla ortaya atılan tahrirat katibi:

“Köylere genelge yolladık Paşam” dedi. Atatürk’ün fırtınalı yüzü, daha çok karıştı:

“Oğlum, genelgeyle devrim olmaz!…” dedi.

( Ahmet Hidayet Reel )

ATATÜRK’ÜN ZAFERDEN SONRA ANKARA’YA GELİŞİ

Büyük Taarruz başarılmış ve düşman denize dökülmüştü. Ülkenin her yerinde bu bayram kutlanıyordu. Davullar çalınıyor, zeybekler oynanıyordu. Her evde, her ocak başında bu konuşuluyor; herkes birbirine sarılıp bunu kutluyordu.

Ben, bu son muharebede yaralanmış, Ankara’ya gönderilmiştim. Ankara’da Numune Hastanesi’nde yatıyordum. Bizler bu olayları gazetelerden ve gelen hasta bakıcılardan öğreniyorduk. Bir Ekim günü Ata’nın Ankara’ya döneceği haberi hastanede yıldırım gibi duyuldu. Bu haber bütün hastalara bir hayat iksiri gibi tesir etmiş ve herkes iyileşmişti.

Hepimiz Ata’yı karşılamaya gitmek istiyorduk. Fakat hastanedeki doktor ve bakıcılar tabii ki buna izin vermek istemiyorlardı. Biz birkaç gazi asker ve subay arkadaşla beraber istasyona gizlice gitmeye karar verdik. O gün sabahleyin kendimize çeki düzen vererek; yarı sivil, yarı asker, yarı hastane kıyafetiyle istasyona koştuk. İstasyona bir geldik ki, mahşeri bir kalabalık; bugün kü Gençlik Parkı ve Paraşüt Kulesi’nin olduğu yeri hınca hınç doldurmuştu. Yüzbinlerce kişi, kadını, erkeği, ihtiyarı genciyle civar köy, kasaba ve vilayetlerden; atlarla, arabalarla, kağnılarla, eşeklerle gelmişler, Ata’yı görmek için meydanları doldurmuşlardı.Adım atacak yer yoktu. Davullar çalınıyor, zeybekler oynuyor, halaylar çekiliyordu.

Az sonra sesler kesildi. Herkes trenin istasyona girmekte olduğunu söyledi. Sonra da tren istayona girdi. “Yaşa var ol!” sesleri, davul-zurna seslerine karışıyordu. Atatürk trenden inmiş ve istasyondan Meclis’e kadar yürüyerek kumandanlarıyla beraber ilerliyordu. Kurbanlar kesiliyor herkes ve bizler gözyaşları ile bu sevince katılıyorduk. Ata’nın adımının önüne kundaktaki çocuğunu, “Sana bu evladım veya torunum da feda olsun” demek için koyan kadınlar, nineler gördüm.

Bizler bu coşku içinde erlerle sarılıp ağlaşıyorduk. Atatürk, bir ilah gibi, bu coşkulu karşılama arasında hiçbir aşırı hareket göstermeden rüzgar gibi tak, tak, tak, tak diye askerce yürüyerek geçip, Meclis’e gitti. Bizler bu mutlu sonu bir muhteşem film gibi seyrederek ve gördüklerimizi birbirimize anlatarak hastaneye döndük. Hastaneye bir geldik ki, hastanede birkaç ağır hasta ve birkaç bakıcıdan başka hiç kimse kalmamış. Sargılarla, alçılı ayaklarla koltuk değnekleriyle herkes bizler gibi bu muhteşem merasimi görmeye koşmuştu.

( Halil Nuri Yurdakul )

YARIN CUMHURİYETİ İLÂN EDECEĞİZ

Seçim yeni yapılmış, meclis yeni kurulmuş, sonuç Mustafa Kemal’in beklentisine en yakın biçimde alınmıştı. 26 Ekim 1923 akşamı Gazi, kabineyi Çankaya Köşki’nde toplantıya çağırdı. Bu toplantıda başvekil Fethi Okyar’ın istifası karara bağlandı.

Ertesi sabah haber, gazete manşetlerinde yer alacaktı. 28 Ekim gecesi, Çankaya’daki akşam yemeğine Latife Hanım da katıldı. Son derece heyecanlıydı. İçi içine sığmıyordu. Çünkü o akşam yemeğinin gündemini biliyordu. Sevgili Paşa’sı niyetlerini önce eşine heyecan ve içtenlikle anlatmıştı. Latife Hanım bu sebeple birkaç kez mutfağa inmiş, yemeklerin o akşam yaşanacak olayların şanına yaraşır olmasına özen göstermişti. Mustafa Kemal arkadaşalarına, yemekten sonra anayasanın bazı maddeleri üzerinde çalışacağını bildirmiş, yeni başkan adayı olduğu söylenen İsmet Paşa’yı da bu çalışmaya davet etmişti. İsmet Paşa bu daveti bekliyordu.

Sofrada seçim heyecanı, seçim dedikoduları, yeni seçilenler, bu kez meclise giremeyenler hakkında konuşmalar sürüp giderken, Mustafa Kemal bıçağını eline aldı, doğruldu, derin bir nefes aldıktan sonra hafifçe tabağına vurarak: “Beyler!” dedi. O da heyecanlı, kaşları çatılmış, ama gözlerinde güleç bir ifade ile arkadaşlarına bakıyordu.

Çıt çıkmıyordu şimdi yemek salonunda. “Beyler, yarın Cumhuriyeti ilân edeceğiz!” Tek tek herkasin yüzüne bakarak durumu kontrol ediyordu. Şimdi sofradakiler yıldırım çarpmış gibi kalakalmıştı. Neden sonra, beyinlerinde şok yaratan bu haberi alkışlamak birilerinin aklına geldi ve yemek odası bir anda sanki patladı. Mustafa Kemal uygun bir süre bekledikten sonra açıklamasını sürdürdü: “Türkiye Devleti’nin hükümet şekli Cumhuriyet’tir. Bunu Anayasa’mıza yarınki Meclis toplantısında koyduracağız. Hazırlıklarımızı birkez daha gözden geçirmemiz lâzım.” Gerçekten de iki arkadaş bütün gece süren çalışmalarını sabah ezanları okunurken bitirebildiler. İsmet Paşa, Mustafa Kemal’in ısrarıyla Çankaya Köşkü’nde kaldı, birkaç saat uyudu.

( Nezihe Araz )

TÜRK ALFABESİ

Atatürk, milli tarih ve dilimizin asıl gerçeğine yol açabilmek için Güneş – Dil teorisine uzanan, dikkatleri çekebilme yolları denedi. Bu arada asıl gayesini açıklamadı. Yusuf Akçura, Ağaoğlu Ahmet, Sadri Maksudi Arsal, İbrahim Necmi Dilmen, Dr. Saim Dilemre ve Veled Çelebi İzbudak gibi konunun uzmanlarından şunu istedi:

“Bana bir konuşulan Türkçe yapacaksınız ki, dünyanın neresinde olursa olsun bütün Türkler, temelde bu dili anlayabilecekler. Bugün, Türk Anavatanı, Rus işgali altındadır. Komünizm, her yolu denemekte olan bir asimilasyon ve jenosit tatbikatı içindedir. Birgün yıkılacaklardır; fakat o günü bekleyemeyiz. Çünkü, artlarında kalanlar dillerini kökten kaybetmişler ve biz onlara hep birlikte anlayabileceğimiz bir dili vermezsek boşluk doldurulamaz. Sizden bunu istiyorum.”

Evet Atatürk olmasaydı bizi benliğimize kavuşturan gerçek tarihimizden de, cehaleti yenmek yolunda başlıca dayancımız olan Türk Alfabesi’nden de sona kadar mahrum kalırdık. Dilimiz, Arap – Farsçası’nın yanında, salgın haline gelmesi, O’nun aramızdan ayrılmasından sonra başlayan, her dilde yabancı kelimelerin istilâsıyla eriyip giderdi.

( Cemal Kutay )

KADIN HAK ve HÜRRİYETLERİ

Şeriatın mesela Suudi Arabistan’da olduğu gibi doğrudan hakim olduğu ülkelerde kadının nasıl dışlandığı gözler önündedir. Bu arada mesela iki yüzyıla yakın İngiltere’nin egemenliğinde kalmış resmî dillerini arasında İngilizce’nin bulunması kadar batı hayatı ile ilgisi olmuş Pakistan’da, şeritaın dolaylı tatbik edildiği bu ülkede bir ümit halinde çıkardığı Benazir Butto’ya sadece ve yalnız kadın olduğu için reva görülenler gözler önündedir.

İşte Atatürk’ün kendinden öncekilerden, çağdaşlarından ve hatta yarınkilerden farkı buradadır. Çağa karşı olmak yapıları gereği görünür görünmez mihraklara doğru teşhis koyabilmesi ve onların milletin vicdanında gerçek hüvviyetleri ile mühürlemesi… İsviçre Medenî Kanunu’nu alırken aile hukuku, siyasi haklar, vatan kaderi üzerine etkinliklerde istedikelrinin çoğunun başta İsviçre, birçok batılı ülkede olamdığını söyleyen, samimiyetine inandığı bir dostuna:

“İyi ama bizdeki karşı kök, bin yaşını aşmış derinliklerde… Birkaç nesil sonrasına kadar tedbir almak gerek” demiştir.

Atatürk çapındaki kişiler tesadüflerin ürünü değildir. Milletleri çilelerinin uğradığı haksızlıkların yarattıkları hava içinden, ulusal yapılarının niteliğine göre çıkarlar. Osmanlı’nın asıl unsuru olan Türklük, 16. yy’nin ikinci yarısında duraksama ve 19. yy’nin başlangıcına kadar gerileme devrine girdi ve bunun bedelini o Osmanlı karmaşası içinde kendisi ödedi.

Siz isterseniz Atatürk’ü Tanrı ihsanı sayınız, isterseniz çekilenlerin kefareti…

( Cemal Kutay )

ADAM OLMAK (LAİKLİK)

 İlk Mecliste bir gün laiklik konusu oluyordu. Gazi Mustafa Kemal Paşa o gün Meclis’e başkanlık ediyordu. Meclis’in tanınmış din alimlerinden bir vatandaş kürsüye geldi. Alaycı bir tavırla: “Arkadaşlar bir laikliktir gidiyor. Afedersiniz ben bu laikliğin manasını anlamıyorum” diye söze başlarken riyaset makamında bulunan Mustafa Kemal Paşa dayanamamış, oturduğu yerden elini kürsüye vurarak: “Adam olmaktır Hocam, adam olmak!” diyerek Hoca efendinin sualini cevaplandırmıştır.

( Kılıç Ali )

Atatürk anıları kısa

YİNE YAK!

Atatürk, Florya’dan Çekmece’ye doğru bir yaya yürüyüşünde, bir ağaç altında dinlenen ihtiyar bir adama rastladı. Adam hürmetle ayağa kalktı, Ata’yı selamladı.

Atatürk sordu: “Beni tanır mısın?” , “Tanımaz olur muyum, Evimde resmin bile var!” Atatürk memnun olmuştu. Konuşmaya başladılar.

İhtiyar: “Bir işine aklım ermedi” dedi. “Cumhuriyetçiliği, İnkılâpçılığı, Milliyetçiliği, Halkçılığı hatta Devletçiliği anlıyorum ama, şu Laikliği pek kavrayamadım. Neden her şeyi birden bozdun?”

Ata: “Bunu sana bir hikaye ile anlatayım” dedi. Amr-İbnl-As, Mısır’ı fethettiği zaman, Halife Ömer’e bir mektup yazmış: “Burada birçok kütüphaneler, içlerinde de birçok kitaplar var. Bunları yakayım mı, yoksa bırakayım mı?..”

Ömer cevap vermiş: “Kitapları tetkik et, eğer faydasız şeyler ise, yak! Yok, eğer faydalı şeyler ise yine yak! Çünkü halk o kitapları okudukça, onlara uymaktan vazgeçmeyecekler, eskiyi unutmayacaklar ve bize yani – yeniye ve yeniliğe – daima düşman olacaklardır!..”

Hikayeyi anlatan Ata, ihtiyara sordu: “Şimdi sana Laikliğin ne olduğunu izah edeyim mi?” İhtiyar derin bir sezgi ve sağduyu ile cevap verdi: “İstemez Paşam, hepsini anladım!” dedi.

O MEMLEKET BATAR

Bundan kaç yıl önceydi bilmiyorum, Mustafa Kemal Paşa ile beraber Gül Cemal Vapuru’nda verilen bir baloda bulunuyorduk. Ekselans’ın bana karşı büyük bir ilgisi vardı. Bir aralık dalmış, yere bakıyordum. Birdenbire: “Madam” dedi. “Aşka tutulmuş bir kadın gibi ne düşünüyorsunuz öyle derin derin?”

Ben o zaman nereden hatırıma esti bilmiyorum, anlaşılan dilimin ucuna gelmiş olacak ki, düşünmeden hemen cevabını verdim: “Paşam” dedim. “Başbakanınızın dudaklarından eksik olmayan şu neşeli, sempatik gülüşlerine hayranım. O kadar güzel erkek gülüşü ile gülüyor ki.”

Atatürk: “Başbakanımın gülüşlerine hayran olmuşsunuz, benim de belki dansımdan hoşlanırsınız. Madam müsaade ederseniz bu valsi beraber yapalım. ” dedi. Kalktık ve dönmeye başladık. Ben o zaman gençtim. Belki biraz da şımartılmış kadındım. Nereden içime o heves doğdu bilmiyorum, başladım dansta Paşa’yı ben idare etmeye. Bir kez baktı, ses çıkarmadı. Bir daha baktı, yine ses çıkarmadı. Nihayet üçüncüsünde birdenbire durdu. Hiddetli değil, fakat gözlerini ciddiyetle bana çevirdi:

“Madam, bir erkekle bir kadın yanyana durdukları zaman, yönetmeyi erkeğe bırakmak en doğru davranıştır.”

Çocukluk işte. Ben büyük bir cesaretle şöyle bir karşılık verdim: “Müsaade edin de Paşam, ne olur bir kez de ben sizi idare edeyim” dedim. Kızmadı. Aksine gülmeye başladı.

“Bir memleket idare edeni, bir kadın idare etmeye kalkarsa, o memleket batar, gelin biz yerimize oturalım sizinle.” Beni elimden tutup getirdi ve yanındaki koltuğa oturttu.

( Madam Hanses )

BU MİLLETVEKİLLİĞİ AYRICALIĞINI HİÇ BEĞENMEDİM

Atatürk bir sabah Florya’dan Dolmabahçe Sarayı’na dönüyor. Yeşilköy İstasyonu’nun önünden geçerken birdenbire otomobili durduruyor ve Başyaver’e:

“Sorunuz, tren var mı?” diye emir veriyor. O sırada tren hemen hareket etmek üzeredir. Hep birlikte otomobilden inip yanındakilerle trene biniyor. Karar ani verildiği ve tatbik edildiği için bu trene biniş hemen kimsenin nazarı dikkatini çekmiyor. Bir müddet sonra, herşeyden habersiz olan kondüktör Ata’nın bulunduğu kompartımana geliyor. Kafileyi görünce çekilmek istiyor. Ata hemen sesleniyor:

“Vazifeni yap! ( Yanındakileri göstererek ) bu efendilere niçin bilet sormuyorsun?” Yanındakiler cevap verirler: “Paşam biz mebusuz. Tren bileti almayız. Parasız seyahat ederiz.”

Ata hayretle: “Bu imtiyazı hiç beğenmedim. Çok ayıp ve acayip bir kaide. Çok güzel Halkçılık.”

( Kılıç Ali )

Atatürk anısı

CUMHURİYET

Atatürk, Mudanya yolu ile Bursa’ya gidiyordu. Kalabalık bir halk kitlesi, iskelede etrafını çevirmiş bulunmakta idi. Bir kadının, elinde bir kağıtla Atatürk’e yaklaştığı görüldü. İhtiyar, zayıf bir kadındı. Ata’nın yolunu keserek titrek bir sesle:

“Beni tanıdın mı oğul? Ben sizin Selanik’te komşunuzdum. Bir oğlum var; Devlet Demir Yolları’na girmek istiyor. Siz O’nu alsınlar dediniz. Fakat müdür dinlemedi. Oğlumu yine işe almamış. Ne olur bir kere de siz söyleseniz.”

Atatürk’ün çelik bakışlı gözleri samimiyetle parladı. Elleriyle geniş jestler yaparak ve yüksek sesle: “Oğlunu almadılar mı?” dedi. “Ben tavsiye ettiğim halde mi almadılar? Ne kadar iyi olmuş. Çok iyi yapmışlar. İşte Cumhuriyet böyle anlaşılacak…”

Kadın kalabalığın içinde kaybolmuştu ve Atatürk adete coşku dolu bir sesle: “İşte Cumhuriyet’ten beklediğimiz netice” diyordu.

( Hulusi Köymen )

Atatürk anıları derleme

ASLA BOLŞEVİK OLMAYACAĞIZ

Ankara’nın Şubat Ayı’na tesadüf eden oldukça soğuk ve karlı bir geceydi. Ankara Kulübü’nde bir balo tertip edilmiştir. O zamanın bütün mümtaz simaları oradaydılar. Saat henüz 12′ye gelmemişti. Herkesin kalbinde ani bir heyecan uyandıran mesut bir haber baloya yayıldı:

“Gazi Paşa baloya geliyorlar!” Rus Sefarethanesi’nde imişler, oradan baloya geliyorlar. O zamanki Rus sefiri de baloya gelmişti. Bir aralık sefir, salonun ortasına doğru ilerlemekte olan Gazi’ye yaklaşarak Fransızca:

“Ekselans, sizi çok seviyorum, hürmetim sonsuzdur. Çünkü müşterek bir gaye uğrunda varlığını kurtarmaya çalışan milletleriz. Türkiye’nin en büyük halaskarı ve banisi olan sizi müsaade ederseniz bir kere öpmek ve şerefini kazanabilir miyim?”

Atatürk evvela gülerek elini uzattı, sonra da elçiyi öptü. Büyük ve kıymetli Atamız bu çeşit eğlence yerlerinde dahi memleketin menfaat ve siyasetini gözönünden bir an uzak tutmazdı. Onun için bütün yabancı gazete muhabirlerinin huzurunda şu cümlelerle sefirin sözlerini cevaplandırdı:

“Ekselans, gösterdiğiniz sevgi hareketinden ve sözlerinizden çok mütehassis oldum. Teşekkür ederim. Bu iki millet ilelebet dost kalmalıdır. Yalnız şuna dikkat ediniz, her zaman dost olmak arzumuza rağmen asla Bolşevik olmayacağız!”

( Hilmi Yücebaş )

BİR GÜN YANILMIŞIM

24 Ağustos sabahı Mustafa Kemal Paşa Ankara’dan hareket etti. Afyon’un güneyinde geceyi geçirdi. 25-26 gecesi Kocatepe’nin hemen güneyindeki Başkomutanlık Karargâhı’na geldi. Şafakla beraber saldırı emrini verdi.

Ankara’dan hareket edeceği günün akşamını Keçiören’de yakın adamları ile geçirmişti. Ayrıldığı zaman bir hayli yorgundu. Yanındakilere:

” Taarruz haberini alınca hesap ediniz. On beşinci günü İzmir’deyiz” demişti. Acaba içkinin tesirimiydi? Arkasından hafifçe gülüştüler bile. İzmir’den dönüşünde karşılayıcılar arasında o gece beraber bulunduklarından bir ikisini görünce:

“Bir gün yanılmışım…Ama kusur bende değil düşmanda!” dedi. İzmir’e Taarruz’un on dördüncü günü girmişti.

( Falih Rıfkı Atay )

ASKERLİK SANATI

Askerlik sanatı, Mustafa Kemal’in kanısınca, bir sağduyu biçimindeydi. Savaş planlarını, hazırladığı tarzdan başka bir biçimde çizmedi.

“İzmir hattı ve Bağdat Demiryolu’nun birleştiği noktada bulunan Afyonkarahisar’da taarruza geçtim. Çünkü orada taarruza geçmek gerekirdi. Yunan yığınağı esasen beni bu surette hareket etmeye yöneltiyordu. Tan ağarırken düşmanı ansızın avlamak için bütün gece yürüyen askerlerimiz temizlendikten sonra – elli kilometrelik bir uzaklığı aldıktan sonra taarruza geçebilecek birlikler azdır – atlı birlikleri Yunan Ordusu’nun gerilerine sarkıttım.”

“Düşmanın sağ kanadını çevirmek mi istiyordunuz?” diye sordum. “Hayır. Çok daha geniş bir manevraya girişmiştim. Düşmanı tamamiyle kuşatmak istiyordum ve bunu başardım.” Ve sesini alçaltarak ilave etti: “Annibal’in Cannae’de uyguladığı manevra.”

(Kemal Arıburnu)

MISIRLI BİR LİDERİN MUSTAFA KEMAL’DEN YARDIM İSTEMESİ

 Bir gün Mısır’da bağımsızlık davası için çalışan liderlerden biri, Mustafa Kemal’i görmeye gelmişti. Kendisine: “Bizim hareketin de başına geçmek istemez misiniz?” diye sordu. Olabilecek şey değildi ama, insan yoklamalarını pek seven Mustafa Kemal: “Yarım milyonunuz bu uğurda ölür mü?” diye sordu. Adamcağız yüzüne bakakaldı: “Fakat Paşa Hazretleri yarım milyonun ölmesine ne lüzum var? Başımızda siz olacaksınız ya…” dedi. “Benimle olmaz, Beyefendi Hazretleri, yalnız benimle olmaz. Ne zaman halkınızın yarım milyonu ölmeye karar verirse, o vakit gelip beni ararsınız.”

( Falih Rıfkı Atay)

ZÜLÜFLÜ İSMAİL PAŞA

Milletvekili ve Atatürk’ün yakın arkadaşlarından Kılıç Ali anlatıyor:

Bir gece uykumun arasında telefon çaldı. Karşımdaki Çankaya’dan Başyaver’di. “Derhal seyahate çıkılıyor. Hemen Köşke gelmenizi emir buyurdular” dedi. Saate baktım, vakit gece yarısını hayli geçmişti. Hazırlandım ve Köşke gittim. Meğer, o gün Atatürk, Kırşehir’de Özel İdare’den maaş alan öğretmenlerden, birkaç aydan beri maaş alamadıklarından dolayı bir şikayet mektubu almış. Ve o gece sofrasında bulunan ilgili bakandan, öğretmenlerin niçin kaç aydır maaş alamadıklarını sormuş. Bakan da: “Havalar kış… Belki de onun için postalar işleyememiştir” neviinden birşeyler söylemiş, mazeret ileri sürmek istemiş.

Atatürk, bu cevap üzerine: “Ya… Demek şimdi muhasaradayız, öyle mi? O halde biz de sofradan kalkar, gider, hem yolunu açarız, hem de Kırşehir’de öğretmenlerin dertlerini yakından dinleriz” demiş ve derhal hareket emrini vermiş.

Gerçekten de kötü bir kıştı. Hava fena halde yağışlı ve çok soğuktu. Atatürk, o gece sofrasında davetli bulunanlardan da bazılarını beraberlerine alarak gece yarısından sonra yola çıktı. Hava o kadar pusluydu ki ara yolu kaybettik. Bir köylünün kahvehanesine sığındık. Kahvehanenin sac sobasını yaktırdık.

Ellerini sac sobanın üstünde gezdirerek ısıtmaya çalışan Atatürk: “Biz Harbiye’de okurken bir kış yine böyle çok şiddetli geçiyordu. Mektebin sobaları yanmıyordu. Derdimizi idareye anlatamadık. Arkadaşlar Müdür’e çıkmak için beni seçtiler. Müdür Zülüflü İsmail Paşa… Evvela Padişah’a, sonra Müdür Paşa’ya dualar ettik. Nihayet soba meselesine geldik. Paşa birden bire gürledi: – Soğuk mu? Ne soğuğu? Padişah Efendimiz’in nimetleri gözünüze dizinize dursun… Görmüyor musunuz sobalar cayır cayır yanıyor. Çıkın nankörler!… Baktık sahiden de müdürün sobası güldür güldür yanıyor. Paşa da buram buram terliyordu. Sıcaktan yakasını açmıştı. Ve sanıyordu ki mektebin tüm sobaları böyle yanmakta…

Çocuklar biz Çankaya Köşkü’nde bazen Zülüflü İsmail Paşa gibi kendimizi sakın aldatıyor olmayalım!..” dedi. Kahvede biraz ısındıktan sonra tekrar yola devam ettik. Ertesi günü Kırşehir hududuna girmiştik. Protokol gereği Vali, başında silindir şapka, arkasında frak olduğu halde hududa gelmiş, Atatürk’ü istikbal ediyordu. Bu esnada da Atatürk’ün otomobili bir tarlaya saplanmıştı; etraftan yetişen köylüler otomobili kurtarmaya çalışıyorlardı. Vali de o resmi kılık kıyafetiyle, çamur içinde köylülere, jandarmalara emirler veriyor, gayrete getirmeye çalışıyordu.

Atatürk: “İşte masa başında yapılan talimatnameler, hatta kanunlar, günün birinde böyle gülünç de olurlar!” diyerek Vali’yi yanına çağırttı. Haline acımış olacak ki, kalın bir palto giymesini tavsiye ederek zahmetlerinden ötürü kendisine teşekkür etti.

( Hikmet Bil )

GAZİ’Yİ GÖRMEYE GELEN ANA

Gazi Çiftliğinde dolaşıp hava alırken oldukça yaşlı bir kadına rastladık. Atatürk attan inerek bu ihtiyar kadının yanına sokuldu.
- Merhaba nine
Kadın Ata’nın yüzüne bakarak hafif bir sesle;
- Merhaba dedi.
- Nereden gelip nereye gidiyorsun?
Kadın şöyle bir duralayıp,
- Neden sordun ki, dedi. Buraların sabısı mısın? Yoksa bekçisi mi?
Paşa gülümsedi.
- Ne sahibiyim ne de bekçisiyim nine. Bu topraklar Türk milletinin malıdır. Buranın bekçisi de Türk milletinin kendisidir. Şimdi nereden gelip nereye gittiğini söyleyecek misin?
Kadın başını salladı.
- Tabii söyleyeceğim, ben Sincan’ın köylerindenim bey, otun güç bittiği, atın geç yetişdiği kavruk köylerinden birindeyim. Bizim mıhtar bana bilet  aldı trene bindirdi, kodum Angara’ya geldim.
- Muhtar niçin Ankara’ya gönderdi seni?
- Gazi Paşamızı görmem için. Başını pek ağrıttım da… Benim iki oğlum gavur harbinde şehit düştü. Memleketi gavurdan kurtaran kişiyi bir kez görmeden ölmeyeyim diye hep dua ettim durdum. Rüyalarıma girdi Gazi Paşa. Bende gün demeyip mıhtara anlatınca, o da bana bilet alıverip saldı Angaraya, giceleyin geldimdi. Yolu neyi de bilemediğimden işte ağşamdan belli böyle kendimi ordan oraya vurup duruyom bey.
- Senin Gazi Paşa’dan başka bir isteğin var mı?
Kadının birden yüzü sertleşti.
- Tövbe de bey, tövbe de! Daha ne isteyebilirim ki… O bizim vatanımızı gurtardı. Bizi düşmanın elinden kurtardı. Şehitlerimizin mezarlarını onlara çiğnetmedi daha ne isteyebilirim ondan? Onun sayesinde şimdi istediğimiz gibi yaşıyoruz. Şunun bunun gavur dölünün köpeği olmaktan onun sayesinde kurtulmadık mı?
Buralara bir defa yüzünü görmek, ona sağol paşam! Demek için düştüm. Onu görmeden ölürsem gözlerim açık gidecek.
Sen efendi bir adama benziyon, bana bir yardım ediver de Gazi Paşayı bulacağım yeri deyiver.
Atatürk’ün gözleri dolu dolu olmuştu, çok duygulandığı her halinden belliydi. Bana dönerek,
- Görüyorsun ya Gökçen, işte bu bizim insanımızdır… Benim köylüm, benim
vefalı Türk anamdır bu.
Attan indim. Yaşlı kadının elini tuttum anacığım dedim, sen gökte aradığını yerde buldun, rüyalarını süsleyen, seni buralara kadar koşturan Gazi Paşa yani Atatürk işte karşında duruyor. Köylü kadın bu sözleri duyunca şaşkına döndü. Elindeki değneği yere fırlatıp, Atatürk’ün ellerine sarıldı. Görülecek bir manzaraydı bu.
İkisi de ağlıyordu. İki Türk insanı biri kurtarıcı, biri kurtarılan, ana oğul gibi sarmaş dolaş ağlıyorlardı. Yaşlı kadın belki on defa öptü atanın ellerini. Ata da onun ellerini öptü. Sonra heybesinden küçük bir paket çıkarttı. Daha doğrusu beze sarılmış bir köy peyniri.
Bunu Atatürk’e uzattı;
- Tek ineğimim sütünden kendi ellerimle yaptım Gazi Paşa, bunu sana hediye
getirdim. Seversen gene yapıp getiririm.
Paşa hemen orada bezi açıp peyniri yedi. Çok beğendiğini söyledi.
Sonra birlikte köşke kadar gittik. Oradakilere şu emri verdi;
“Bu anamızı alın burada iki gün konuk edin. Sonra köyüne
götürün. Giderken de kendisine üç inek verin benim armağanım olsun.”


Atatürkün anıları ile ilgili aramalar

Bir önceki yazımız olan Atatürk anıları derleme başlıklı makalemizde atatürk anıları kısa, atatürk çocukluk anıları ve atatürk ile ilgili kısa anılar hakkında bilgiler verilmektedir.

pf button both Kısa Kısa Atatürkün Anıları

Share This Article

Related News

Atatürk’ün Çocuklar ile İlgili Anıları
Al Karanfili Severim!

About Author

admin

(1) Reader Comment

  1. ismail demir
    22 Mart 2012 at 08:22

    Mustafa Kemal Atatürkün anılarını paylaştığınız için teşekkür ederim. Atatürkün anıları her zaman beni etkilemiştir. Atatürk sözleri ile olduğu kadar davranışlarıyla da mükemmel üstü bir örnektir. Çocuklarımıza kesinlikle Atatürkün hayatını okutmamız ve onun ilke ve inkılaplarını öğretmemiz gerekir. Aksi halde ne olduğu,nereden geldiğini bilmeyen bir nesil meydana gelir ki zaten toplum ve çocukları o yöne doğru gitmektedir.

Leave A Reply

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

webmaster wordpress site analiz seo analiz
Bu konularda İlginizi Çekebilirclose