Wednesday, Nov. 8, 2017

Atatürk’ün Fikir Sofrası

Written By:

|

06 Şubat 2012

|

Posted In:

Atatürk’ün Fikir Sofrası

“Atatürk azarlayacağı ‘çucuk’ları sofrasında karşısına oturturdu

2011 yılındaki yayınları ile kamu yayıncılığı dalında ödül alan Milli Saraylar 5 yeni kitap yayınladı. Bunlardan biri olan Dolmabahçe Sarayı ve Atatürk kitabı Dolmabahçe Sarayı’nın Cumhurbaşkanlığı makamı olarak kullanıldığı dönemleri anlatıyor. Kitapta Atatürk’ün ‘çucuk’ diye hitap ettiği maiyetindekilerden azarlayacağı ya da imtihan edeceği kişiyi sofrada karşısına oturttuğunu öğreniyoruz.

Kültür ve medeniyetimizin en önemli eserleri olan saraylarımız, muhteşemlikleri ile göz kamaştırırlar. Çinileri, el emeği göz nuru işlemeleri, kristal avizeleri, her biri birbirinden değerli halıları? Ancak saraylara sadece bu gözle bakamayız. İçinde nice tarihi olaylar yaşanmış, nice hatıralar birikmiştir. Bu yüzden sarayları gezmeden önce onları daha iyi tanımak, yaşanmışlıkları öğrenmek gezimizi daha faydalı ve daha zevkli hale getirecektir. Bunun için en ideal kaynaklardan biri Haluk Şehsuvaroğlu’nun Tarihi Odalar kitabı. Haluk Şehsuvaroğlu’nun 1954 yılında yazmış olduğu Tarihi Odalar kitabı Milli Saraylar tarafından yeniden basıldı. Kitap sarayların değişik oda ve salonlarının ne maksatla kullanıldığını ve bu mekanlarda hangi tarihi olayların gerçekleştiğini anlatıyor.

KURDUĞU DONANMA İHANET ETTİ

Sultan Aziz kitabı çok hususi bilgiler içeriyor. Sultan Aziz tahta geçtiğinde halkın kendisinden büyük beklentisi vardı. Babası Mahmud gibi yeniden bu ülkeyi bayındır kılacağı, geleneksel padişahlar gibi yiğitliği, cesurluğuyla Osmanlı’yı mağrur edeceği bekleniyordu. Bu nedenle tahta çıktığında büyük bir şaşaa ile karşılandı. Padişahlık döneminde Avrupa’yla çok içli dışlı olan Aziz, ilk defa yurt dışına çıkan padişah oldu. Aziz’in en önemli yenileşme çalışmalarından biri donanmaya çok önem vermesiydi. Avrupa’nın en büyük donanmalarından birini oluşturdu. Kendisine karşı isyan söz konusu olduğunda çok sinirlenmiş ve “Devletin şevketini, hukukunun muhafazası temin eylemek azmiyle misli görülmemiş bir zırhlı donanma yaptırdım. Berri kuvvetlerin takviyesi maksadıyla ordulara nev-i icad top ve tüfek mühimmat aldırdım. Amal-i mülukanem asayişin idamesi iken bazı ulemanın tehevvuhata cüretleri takbihe ve muazeheye layık ise de bu kere affa nail oldular. Lakin tekrar böyle bir hale cesaretlerinde düşman için hazırladığım silahları onlar üzerinde kullanırım” diye tehdit etmişti. Ancak ne hazin ki kendisinin Hal’inde kendi kurduğu donanmanın namluları ve üst rafataki topçu kışlasının namluları Dolmabahçe Sarayı’na dönmüş, direnmesi halinde ateş edilmekten çekinilmeyeceği söylenmişti.

ATATÜRK NEDEN TEKRAR SARAYA GELDİ?

Cumhurbaşkanlığı Makamı olarak Dolmabahçe Sarayı ve Atatürk kitabı ise Atatürk’ün pek bilinmeyen İstanbul hayatını anlatıyor. 1927’ye kadar İstanbul’a hiç gelmeyen Atatürk, geldiğinde de Dolmabahçe Sarayı’nda kaldı. Dolmabahçe geleneksel monarşinin temsil edildiği mekan. Kitapta Atatürk’ün sarayı cumhurbaşkanlığı makamı olarak tercih etmesinin sebebinin iktidarı temsil etmesi vesilesiyle olduğunun tahmin edildiği söyleniyor. Ancak Mustafa Kemal burayı kullanmaya başladığında kendi yakınları ve Cumhuriyet taraftarlarından “Madem saraylarda kalacaktık Osmanlı’yı neden devirdik” gibi eleştirilere maruz kalmış. Kitapta sarayın nasıl kullanıldığı, hastalık döneminin bütün ayrıntıları, raporlar da dahil olmak üzere yeralıyor. Saray arşivlerindeki Atatürk’ün Dolmabahçe’deki işleri ve hayatıyla doğrudan alakalı belgelerden sarayı kullanış biçimi, Dolmabahçe sarayına her gelişi öncesi girişilen hazırlıkları ve harcamaları, aylık yeme içme listeleri tespit edilebiliyor. Atatürk, Dolmabahçe Sarayı’nı padişahların kullandığı şekliyle kullanmış. Harem bölümündeki Hususi Daire’de kalmış, devletin temsilinde ve yönetiminde kullanılan Mabeyn bölümünü ise çalışmaları, ilmi araştırmalar ve kongrelerde kullanmış. Riyaset-i Cumhur makamı seçilen Dolmabahçe Sarayı’nda Harf İnkılabı, Türk dili ve Türk Tarihi ile ilgili çalışmalar yapılmış.

KIZINCA HEBENNEKA DERDİ

Atatürk’ün yeme alışkanlığı da farklıymış. “Gece sofraları nedeniyle geç kalkan Atatürk uyanır uyanmaz odasındaki divanın üzerine geçer, orada bağdaş kurarak kahve sigara içerdi. Sonra tıraşını, masajını yaptırır, banyodan sonra çalışma odasına geçerdi. Hem kahvaltı hem öğle yemeği olarak bir dilim ekmek ve bir kase ayran ya da yoğurt yerdi. İkindi vaktinde de bir bardak ayran içerdi.” Atatürk’ün bazı kelimeleri kendine has bir üslupla söylediğini de kitaptan öğreniyoruz. “Atatürk’ün kendilerine mahsus telaffuz ettiği bazı kelimeler vardı. ‘Tabanca’ya ‘tapanca’, ‘kırbaç’a ‘kırpaç’, ‘henüz’e ‘henus’, ‘yoğurt’a ‘yuğurt’, ‘sarhoşa’a ‘sarfoş’ ve ‘muhakkak’a ‘muhakkaka’ derdi. Bilhassa muhakkaka kelimesini çok seven Atatürk, yeni dil teorisinde ‘muhakkak’ sözcüğünün ‘muhakkaka’ ile değiştirilmesini çok arzu ediyordu. Atatürk etrafındakilere ve maiyetinde bulunanlara genellikle ‘Çucuk’ diye hitap ederdi. En ağır kelimesi ise ebleh anlamında kullandığı ‘hebenneka’ idi.”

 

Sofraya davetsiz kimse oturamazdı

Kitapta Atatürk’le ilgili hususi bilgiler de ilginç. “Atatürk genellikle geceleri yatmaz ve sabahları çok geç kalkardı. Halkın arasına karışmayı çok sever, pastanelere lokantalara girer çıkar, trene tramvaya binerdi. Atatürk’ün akşam sofrasına hiç kimse izinsiz ve davetsiz oturamazdı. 10 kişiden aşağı düşmeyen bir davetli topluluğu her zaman hazır bulunurdu. Nuri Conker, Kılıç Ali ve Salih Bozok’un mutlaka sofrada olmasını isterdi. Her akşam başka konuklar davet edilirdi. Bunlardan izin alamadan sofrada bulunmayanlara çok kızar, geç vakit bile olsa, nerede ne vaziyette olurlarsa olsunlar onları buldurur ve mutlaka sofraya gelmelerini sağlardı. Sofrada yakın arkadaşlarını karşısına, Başbakan varsa sağında oturturdu. İmtihan etmek istediği kişileri bazen karşısına, iltifat etmek istediği kişileri yanına oturturdu. Diğer misafirler ise istedikleri yere otururlardı. Sofranın dağılma zamanı ise belli değildi.”

 

Kamu yayıncılığı ödülü

Sarayları daha yakından tanımamızı sağlayacak başka kitaplar da var tabii. Milli Saraylar çok önemli 4 yeni kitap daha yayınladı. Bunlardan 2’si yine Haluk Şehsuvaroğlu’nun 1950’li yıllarda yayınlanmış olan kitaplarının yeniden basımı. Biri “Sultan Aziz- Hayatı, Hal’i, Ölümü”, diğeri ise “İstanbul Sarayları”. Diğer iki kitaptan biri olan Şule Gürbüz’ün Saat Kitabı, saraylardaki her biri birer sanat eseri olan mekanik saatleri anlatıyor. Ünal Karıncalı’nın hazırladığı “Cumhurbaşkanı Makamı Olarak Dolmabahçe Sarayı ve Atatürk” kitabı ise Atatürk’ün Dolmabahçe Sarayı’nı Cumhurbaşkanlığı makamı olarak kullandığı dönem içinde tutulan belgelerden yola çıkılarak hazırlanmış. Milli Saraylar’ın 2011 yılında bastığı 16 eser ile Türkiye Yazarlar Birliği Kamu Yayıncılığı ödülünü aldığını da belirtmemiz gerek. Genelde 19. Yüzyıl’a ait sarayların bağlı olduğu Milli Saraylar bu nedenle çalışmalarını daha çok 19. Yüzyıl üzerinde yoğunlaştırmış.

Yeni Şafak Gazetesi  21 01 2012 Yazısı

http://yenisafak.com.tr/Pazar/?t=24.01.2012&i=363363

********************************************************************************

 

 

 

 

 

 

 

 

Yukarıda yayınlandığımız Yeni Şafak gazetesinin haberini yapan müstesna şahıs !  belli ki Atatürk’ü hiç tanıyamamış daha doğrusu tanımak istememiş bir kişinin yazacağı yazıdan fazla bir şey değildir.

 “Atatürk’ün Sofrası” demek fikir ve kararlarının kesinleştiği an demektir. Atatürk’ün hayatında dinlenme için ayrılmış bir zaman yoktur. Uyumuyorsa, okumuyorsa, yazmıyorsa mutlaka sofrada arkadaşları ile bir şeyler konuşmakta, bir şeyler tartışmakta, haber alıp vermekte, uyguyalayacağı düşüncelerine sosyal taban hazırlamaktadır. Atatürk’ün güçlü bir kişiliği olduğunu hepimiz biliyoruz. O çevresindeki insanların , hatta yakın arkadaşlarının kendi karşısında rahat konuşmadıklarını , fikirlerini açıklamaktan çekindiklerini görüyordu.

Her şeyi bilmek , her bildiğini değerlendirmek inancında idi. O nedenledir ki konuştuğu insanları rahatlatabilmek , her şeyi konuşabilmek ve çözümlemek için sofrasına çağırırdı.Atatürk; bir çok devlet ,memleket, dünya meselelerini zaman zaman sofraya getirmiş , orada konuşulmuş hatta karara bağlamıştır. Devlet ,memleket , dünya olayları Atatürk sofrasının aynasıdır. Fikirler ulusal görüşlere orada dönüşürdü. Örneğin, sofrasındaki en yakın arkadaşlarını çevresinden uzaklaştırır, bakan,başbakan değiştirir ,kadrosunu kurar, kadrosunu tasfiye eder, halkı aydınlatır ve devlet adamlarını uyarırdı.”

 

 “ATATÜRK’ÜN SOFRASINI BEN DONATIRDIM” (İbrahim Ergüven) Atatürk’ün sofrası, sofradan çok okula benzerdi. Sofrayı hazırlarken nasıl çiçekle süslemeyi ihmal etmezsem tabakların, bıçakların, bardakların yanına mutlaka birer bloknot ile kalem yerleştirmeyi de hiç unutmazdım

 

ATATÜRK UYUMAYAN ADAMDI (Cevat Abbas Gürer) Bir ders ve tedris yeri olan sofrasında sabahlayan Atatürk, ekseriya, “İnönü çalışıyor, ben rahat ediyorum” derdi… Uykunun dostu değildi. Zaman zaman geçirdiği kısa hastalıkları müstesna; sabah güneşini görmeden yatağına girmez ve uyumazdı… Daima dinç ve uyanık tutmaya çalıştığı asap ve enerjisi de uyutmazdı. 

 

KİME ‘ZAVALLI’ DERDİ? (Hasan Reşit Tankut) Atatürk söylendiği gibi içki düşkünü değildi. Bu yolda ne kendini ne başkalarını zorlamış değildir. Ben böyle tutumunu ne gördüm ne işittim. Sofrada ölçüyü aşıran bazı kimselere acırdı. Onları usulca bir yere taşıtır ve arkalarından yalnız, “Zavallılar!” derdi. Dolayısıyla bize anlattığı gençlik hayatı, insanı hayretlere düşürecek kadar kendine özgü olağanüstülüklerle doludur. 

 

ATATÜRK’ÜN SOFRADA İNSANLIĞI (Yakup Kadri Karaosmanoğlu) Atatürk, mesut bir adam değildi. Beşeriyetinin makûs mukadderatını değiştirmek, imkân dünyasının hudutlarını kendi hudutsuz hülyalarına göre genişletmek isteyen bütün ideal fedaileri, bütün gerçek kahramanlar ve gerçek evliyalar gibi bedbaht ve mustaripti. Zira “hakikat”le “hayal”in, “irade”yle “imkân”ın dinmek bilmeyen ezeli muharebesi bütün şiddetiyle onun ruhunda cereyan ediyor, onun ruhunu kasıp kavuruyordu.

 

LAROUSSE’DAKİ İFTİRAYA İTİRAZI (M. Kemal Öke) Eski maliye nazırlarından Raşit Erer bir gün bana Larousse’da “Türkler siyasi mücrimlerini kazıklar” diye bir ifadenin mevcut olduğunu göstermişti. Ben de bir akşam yemeğinde bunu Atatürk’e arz ettim. Gazi derhal kütüphanesinden Larousse’u getirterek adı geçen ifadeyi okuttu. Atatürk fena halde sinirlenmişti. Hemen Hakkı Tarık Us’a bunun tashihi için icap eden teşebbüslerde bulunulmasını emir buyurdular. Yeni Larousse’larda artık böyle bir ifadenin mevcut olmaması Atatürk’ün sayesindedir. 

 

ATATÜRK’ÜN İLK SOFRALARI (Dr. Tevfik Rüştü Aras) O uzun sofra sohbetlerinde ülkenin sorunları, geleceği hep tartışılır, çözüm biçimleri aranırdı. Sanırım Mustafa Kemal’in sofra geleneği bir asker olarak gündüzleri kışlalarda, karargâhlarda geçirmek zorunluluğu sonucu gece yaşamak arzusundan doğmuştur. Ve böylece de sürüp gitmiştir. 

  

ÇANKAYA’DA SON SOFRASI (Falih Rıfkı Atay) Akşam sessiz ve neşesiz, o ve herkes kendi içine bükülmüş ve büyük bir sırrın karanlığına gömülmüş olarak geçti. Şevk, onun bahçesine son yaprakları dökmüştü. O akşam Çankaya’da dostları ile son sofrası idi… 

Bir önceki yazımız olan Atatürk ve Cumhuriyet'imiz başlıklı makalemizde Atatürk Devrimleri, atatürk ve cumhuriyet ve mustafa kemal atatürk hakkında bilgiler verilmektedir.

Share This Article

Related News

Pakistan’lı Din Alimi Muhammed İkbal’in Atatürk Sevgisi
Atatürk Amerika’daki Bir Üniversitede Ders Oldu
Sabiha Özar Atatürk’ü Anlattı

About Author

admin

Mustafa Kemal Atatürk'e gönülden ve akıldan bağlı bir grup genciz. Amaçlarımız arasında yüce Atatürk'ün gerçek varlığının ortaya çıkması ve Atatürk'ün Türk Milleti tarafından daha iyi tanınmasını sağlamaktır. Yolumuz Kemal Atatürk'ün yolu,ışığımız rehberimiz varlık sebebimiz O'dur.

Leave A Reply

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*