Tuesday, Nov. 7, 2017

Atatürk’ün Askerlikle İlgili Kitapları

Written By:

|

24 Mart 2016

|

Posted In:

Atatürk’ün Askerlikle İlgili Kitapları

Atatürk, bir konuşmasında “Ben askerliğin her şeyden önce sanatkârlığını severim ” demiştir. Onun bu sözünü en iyi açıklayan, düşünce ve görüşlerini en iyi yansıtan eseri de hiç kuşkusuz “Zâbit ve Kumandan ile Hasbihal” adlı kitabıdır. Atatürk, bu çok tanınmış eserinde, bu konuda (günümüz Türkçesiyle) şunları söylemiştir:

 “İnsanlar nasıl yönetilir diye bir daha kendime so­ruyorum. İnsanları istediği gibi kullanan kuvvet: Fi­kir ve bu fikirleri kavrayan ve yayan kimselerdir… Şim­di bizim yöneteceğimiz insanların emelleri, fikirleri, ruhlarında saklı duyguları nedir? Biz, komuta edece­ğimiz insanların hangi emellerini kendimize yansıta­rak onların kalplerini kazanacağız ve onlara güven ka­zandıracağız? Ve onlara moral kuvvetler yaratacak araçları tayin edeceğiz… Herhalde askerlerimizin ru­hunu kazanmak bizim için bir görev olduğu gibi, ön­ce onlarda bir ruh, bir emel, bir karakter yaratmak da bize düşüyor.”

Bu sözlerinde Atatürk’ün başarılarının düşünce yapısını görmek ve anlamak olasıdır. Çünkü Atatürk, yönetilecek insanların ruhlarında saklı duyguları bil­mek, komuta edeceği askerlerin güvenlerini kazanmak ve onlarda yeni bir ruh yaratmak konusunda çok ilgi çekici örnekler vermiş, davranışlar göstermiş, ta­rihsel başarılar sergilemiş bir askerdir. Onun bu konu­daki düşüncelerini 1908-1918 yılları arasında yayım­ladığı “Takımın Muhabere Talimi” (1908), Cumali Ordugâhı, Süvari, Bölük, Alay, Liva Talim ve Manev­raları (1909), “Beşinci Kolordu Erkân-ı Harbiye Tâ­li iye ve Tatbikat Seyahati (1911), “Bölüğün Muha­rebe Talimi(1912), Zâbit ve Kumandan ile Hasbi- hal(1918) adlı eser ye çevirilerinde, çeşitli söylev ve demeçlerinde, “Biiyiik Nutku ”nda görebiliriz.

Atatürk, askeri eğitim konusundaki düşünceleri­ni açıklarken, ordu kavramı üzerinde önemle durmuş, orduyu askerin yetiştirilmesi, geliştirilmesi için bir okul olarak görmüştür. Ona göre orduya gelen insan­lar, “Milletin evlatları bir sürü gibi değil, şanlı şeref­li insanlar olarak şan ve şerefle yönetilebilir” Onun için Atatürk, önce bir bütün olarak orduyu ele almış, komutan, subay, er yetiştirmede uygulanacak kuralla­rı kendiliğinden iş görme yeteneğine bağlamış, bu ko­nuda şunları söylemiştir: “Bir orduyu oluşturan, ge­nellikle her kişi canlı bir makinenin canlı organları, parçalarıdır. Bu makineyi işleten, her organı her par­çasını harekete geçiren araç buharla işleyen bir mo­tor değildir. O hareket ettirici araç, ordu makinesini meydana getiren canlı organların dimağlarındaki kuv­vet ve kanlarındaki ruhtur. Bu dimağlarda ve bu kan­larda gerekli olan kuvvet ve hızlı akım bulunmazsa makine durur ve başka hiçbir kuvvet onu işletemez.”

Atatürk’e göre eğitimde büyük görev subaylara düşmektedir. Subayların yönetmeliklerle (talimname­lerle) belirtilen kuralları askerlere öğretmeleri, savaş­ta nasıl davranacaklarını göstermeleri yeterli değildir. Ona göre subay, aynı zamanda bir öğretmen, bir eği­timci olmalıdır. Onlardan erlerde var olan insancıl ve ulusal duygunun işlenmesi istenmelidir. Bu konuda Atatürk, şunları söylemiştir: “Kışla yalnız bir savaş öğrenme yeri değildir, aynı zamanda bir kültür geliş­tirme, bir sanat edinme yeri de olmalıdır.”

Atatürk, subay yetiştirilmesi için Harp Okulu’n- da verilen eğitimi yeterli bulmakla birlikte, “diploma alan genç teğmene kapılarını açan askeri birlik, an­cak bölüktür, o da yeni bir eğitim aşamasından başka bir şey değildir.” Atatürk, subay için okul ile kıta hiz­meti arasındaki eğitim ayrılığını da belirterek şunları söylemiştir: “Bence gerçek feyiz verilebilecek asıl okul kıtadır.”

Atatürk, askerlik hayatında her subaya komutan­lık yolunun açık olduğunu, ancak bu yolun her aşama­sında eylemin askerlik bilgisinden üstün olduğunu be­lirtmiş ve şunları söylemiştir: “Talimnameler, nizam­nameler maddelerini sadece okumuş ve bellemiş bu­lunmak subayları komutan yapmaya hiçbir zaman ye­terli ve garantili değildir… Bu bilgilerin insanı sanat­kâr yaptığına, yapacağına kani olmak elbette gaflet olur. Hatta bu usul ve kuralları uygulamak suretiyle, az çok uğraşmış olmak bir ordu için olumlu sonuca ulaşmaya 

yarayamaz… Savaşta öyle durumlar meyda­na gelir ki, bunlar üzerine genel görüşler bile öne sür­mek mümkün değildir… Halbuki komutanlar, her hal ve andaki duruma karşı gereken tedbirleri duraklama­dan ve hızla olmak zorundadırlar.”

Atatürk’e göre komutan, ordunun “dinamiği, kal­bi ve iradesi ”dir. Çünkü düşünen, duyan, görev ve emir veren odur. Bir ordu, güçlü bir komutanla zafer kazanır. Onun için komutanda pek çok üstün nitelik aranır. Ondan bilgili, cesur, soğukkanlı, uzak görüşlü olması, yüksek bir sorumluluk duygusu taşıması iste­nir. Bütün bunların üstünde de kişisel girişime yatkın bir insan olması beklenir. Atatürk’e göre bütün bu özellik ve nitelik, komutanın emir verme yetkisiyle il­gilidir. Çünkü komutan, emir verendir. Komutanın bu konuda en küçük bir hatası, savaşta binlerce insanın ölümüne yol açabilir. Bu nedenle “Komutan, emir ver­miş olmak için emir vermemelidir. Verilecek emirler, gerekli ve uygulanabilecek nitelikte olmalıdır.” Komu­tanın bunu kestirmesinin en önemli ölçüsü de “emir verirken, kendisini o emri uygulayacak olanın yerine koymalı ve emri nasıl yerine getireceğini düşünmeli ve bilmelidir.”

Atatürk’e göre “emir vermek”, çözümü istenen bir sorunun ortasıdır. Emirden önce bu sorunun, bir hazır­lık aşaması, emir verildikten sonra da bir izleme aşa­ması vardır. Hazırlık aşaması, sorunun inceleme ve araştırma evresidir. Atatürk buna “fikri hazırlık safhası 

demiş ve önemini de şöyle açıklamıştır: “Fikir ha­zırlıkları seferberlikte davul zurna ile asker toplama­ya benzemez. Bu işte sabırla çalışmak gerekir.” Atatürk, daha sonra bu sözlerine şu düşüncesini de eklemiştir: “ Verilen kararın isabetine kani olmak için durumu bü­tün cephelerinden incelemek gerekir. Uygulamaya baş­ladıktan sonra keşke meseleyi başka taraftan da tetkik etmiş olsa idim, belki başka bir çıkar yol bulurdum. Bel­ki de kanlar dökmeye, canlar yakmaya varacak tedbir­lere gerek kalmazdı, tereddüdüne düşmemelidir. Çün­kü böyle bir tereddüt karar verenin vicdanında o ka­dar kanayan bir nokta halinde kalır ki, fikrinin doğru­luğundan şüphe eder. Bu şüpheler, bu kalp işkencele­ri, karar sahibini kendisine olmasa bile akıl sahiple­rince öyle tenkit edilirse, bu da bir zaaftır.”

Atatürk’e göre bir emrin verilmesinde komutan için olduğu kadar, o emrinin yerine getirilmesinde ko­muta edilenler için de “teşebbüs ve cesaret ” yalnız ge­rekli değil çok gereklidir. Çünkü büyük küçük her bir­liğin üstünden hiçbir emir ve hiçbir fikir almadığı du­rumlar karşısında düşünerek kendiliklerinden iş gör­meleri gerekir. Atatürk bunu “inisiyatif ” olarak nite­lendirmektedir.

Atatürk, savaşta komutandan ve herkesten isteni­len cesaretin de tek başına değil, başka elemanlarla bir­likte ve onlarla dengeli olarak göz önünde tutulmasın­dan yanadır. Ona göre tehlikeyi aramak, bu dünyanın ötesinde bir mükâfat için ölüme atılma da cesarettir.

Fakat ulusal bir ordudan beklenen bundan daha ayrın­tılıdır. Cesaret, ulusal bir amaç için görevin emrettiği yerde tehlikeyi yok saymaktır.

Savaşta olsun, savunmada olsun, askerlik bilim ve sanatının amacı zafere ulaşmaktır. Atatürk’e göre za­fer, anlamı çok geniş ve derin bir sözcüktür. Komutan­ların rüyası, savaşan orduların sevgilisi, bu orduları bekleyen ulusların ümit ve gelecek için hayat dolu se­vinçlerini kapsar. Zamanla da tarihin malı olur. Asker­lik bakımından zafer ortak bir eserdir. Başkomutanın­dan ere kadar, orduyu oluşturan her bireyin zaferde pa­yı vardır. Bununla birlikte, zaferin gerçek yaratıcısı, si­lahlı kuvvetlerin bütün yönetimini üzerine almış olan başkomutandır.

Atatürk’te “zafer ” sözcüğünün temelinde “irade ve akıl ” yer almıştır. O, bu konuda da şunları söyle­miştir: “Hiçbir zafer gaye değildir. Zafer ancak ken­disinden daha büyük bir gaye elde etmek için belli başlı bir araçtır. Gaye fikirdir; zafer fikrin gerçekleş­mesine hizmet nispetinde değer ifade eder. Bir fikrin gerçekleşmesine dayanmayan zafer yaşamaz. O boş bir gayrettir.”

Atatürk’ün bu sözlerinde, zaferin ve onu yaratan gücün anlamı belirmektedir. Bu anlam, bu güç, “fi­kir ”dir. Tarih, Atatürk’ün bu sözlerini doğrulayan sa­yısız örneklerle doludur. Fikir ve düşünce, Atatürk’ün bütün tutum ve davranışlarına egemen olmuştur.

Atatürk’ün bir de “büyük fikir”olarak adlandırdığı ülküsü vardır ki, onu daha 1914 yılında şöyle anlatmıştır: “Benim ihtiraslarını var: Hem de pek büyüktür. Fakat bıı ihtiraslar yüksek mevkilere geçmek ve çok paralar kazanmak gibi adi emellere ilişkin değildir. Ben bu emellerin gerçekleşmesini, yurduna büyük yararları dokunacak, bunu yararlıkla yerine getirilmiş bir görevin canlı iç rahatlığını verecek başarısında arıyorum. Bütün hayatımın ilkesi bu olmuştur. Ona genç yaşımda sahip oldum ve son nefesime kadar onu korumaktan geri kalmayacağım.”

Bu sözler, Atatürk’ün başarılarının gizini anlamak için bize ışık tutacak niteliktedir. Çünkü bu sözler, onun kendisiyle yapmış olduğu bir sözleşmedir. Olanak­sızı yapmak, Atatürk için meslek durumuna gelmiştir.

Bir önceki yazımız olan Atatürk’ün Askerlikle İlgili Kitapları başlıklı makalemizde Atatürk’ün Askerlikle İlgili Kitapları, Beşinci Kolordu Erkân-ı Harbiye ve Bölüğün Muha­rebe Talimi hakkında bilgiler verilmektedir.

Share This Article

Related News

ATATÜRK’ÜN YAZDIĞI ESERLER
Atatürk’ün Askerlikle İlgili Kitapları
Atatürk’ün Yazdığı Kitaplar / Eserleri

About Author

Serap

Leave A Reply

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*